Kitap hakkında
Aşkın ateşi ciğerleri dağlarken, zamanın kumları parmaklardan kayıp giderken, suskun çöller misali içimizde kopan fırtınalarla baş başa kalırız. Leyla’yı soran Mecnun’un sesi kulaklarımızda yankılanırken, Hayyam’ın kadehinden süzülen şarabın kokusu ruhumuzu sarar. Mum ışığı gibi titrek, alev gibi yanıp sönen bir ömürde, kanımızı şaraba dönüştürüp içmekten başka ne kalır? Ölüm kapıyı çalana, gözlerimiz aşkla kör olana, kum saati paramparça olana dek kadehlerimizi dolduralım. Ciğerlerimize kan dolana, parçalanana kadar, içimizdeki çığlıkları susturmanın tek yolu belki de bu: şarabın ateşinde eriyip gitmek. Seherin sessizliğinde, yalnızlığın kucağında, bir yudumla alevlenmek...